Türk Dünyasına Görevlendirilenler Bu Amaca Uygun Olmalıdır


Yeni Şafak Yazarı Sayın Yusuf Kaplan’ın 5 Mayıs tarihli “Türk dünyası” diye bir “dünya” neden yok?” başlıklı yazısını okuduktan sonra, ben de Akdeniz Üniversitesi YÖS sınavı için 1-5 Mayıs 2019 tarihleri arasında bulunduğum Bişkek/Kırgızistan’da edindiğim izlenimlerimi aktarmak istedim.

Yusuf Kaplan yazısında Türk Dünyası ülkeleri ile aramızda büyük duvarlar olduğunu şöyle belirtiyor: “En basitinden hiçbir ülke kendini “Türk” devleti olarak görmüyor; Kırgız olarak, Özbek, Kazan, Azerî, Tacik olarak görüyor. Oysa bunlar Türk devletleri. Sadece Türkiyelilere Türk diyorlar, “siz Türkler” diye söze başlıyorlar, meselâ! Aslında bu, Rusların, Türk devletlerinin halklarını birbirinden uzaklaştırmak için geliştirdikleri stratejinin tuttuğunu gösteriyor! O hâlde ne yapmalı? Önce Gaspıralı’nın yüzyıl önce önerdiği birliğin tesis edilmesi gerekiyor: Dilde, iş’te, fikir’de birlik.”

Sayın Kaplan’ın sadece Azeri sözüne katılmadığımı, Azerbaycanlıların kendilerine Azerbaycan Türkü dediklerini hatırlatmak istiyorum.

Aslında Gaspıralı Bey 100 yıl önce çözümü ortaya koymuş: Dilde, İş’te, Fkir’de Birlik. Bunları yapmak için geçmiş zaman keşkelerinden ziyade akıllıca yaklaşımlarla günümüz ifadeleriyle vizyon ve misyon sahibi olmalıyız.

Türkiye olarak hiç bir şey yapmıyor değiliz. Devletimiz farklı resmi kurum ve kuruluşlarıyla güzel işler çıkarıyor. Ancak dönem dönem çelişkili durumlar da yine bizim yaptıklarımız. Yaptıklarımıza ve yapmamız gerekenlere bakıldığında yavaş ilerlediğimiz, hatalarımızı telafi etme de geç kaldıklarımız can sıkıyor.

Öncelikle Türk Yurtlarına görevli gönderilenlerin gerçekten Türk Dünyası amacına uygunlar mı diye düşünmeliyiz. Görevlendirilen öğretim görevlileri, öğretim üyelerinde, öğretmenlerde aradığımız kriterler nelerdir? Bunların tekrar gözden geçirilmesinde büyük yarar var.

Bişkek’de bulunduğum sürede Türkiye-Kırgızistan Manas Üniversitesi’nde çalışan daha önceden tanıdığım ve yeni tanıştığımız öğretim üyesi arkadaşlarımızla Türk Dünyası hakkında görüş alışverişinde bulundum. Bunun yanın da Milli Eğitim Bakanlığı tarafından görevlendirilen öğretmenlerimizle, Kırgız Türkü öğrenci kardeşlerimizle hasbihal ettim. Bişkek’de yatırım yapan iş insanlarıyla da konuşma şansım oldu.

Manas Üniversitesi’nden kampüs dışına adım atmayan, Türk Dünyası amacı için bir tuğla dahi koymayanların olduğunu duyunca üzülmemek elde değil. Devletimiz büyük imkanlarını oralara aktarıyor. Bazı hocalarımız “Sadece para kazanmak için buraya gelenlerle Türk Dünyası düşüncesi geliştirilemiyor. Hep birlikte çaba göstermeliyiz. Sadece para için gelenlere bazı konularda zafiyeti olanlara izin verilmemelidir.” diyorlar.

YÖK, MEB ve ilgili kurumlar Türk Dünyası ülkelerine gönderdikleri kişileri mutlaka ön elemeden geçirmelidir. Adına sınav, istişare, proje, kriter ne dersek diyelim ama başvuran, adamını bulanlar yerine amaca yönelik görevlendirmeler yapılmalıdır. Yeniden görevlendirmelerde yine uygun kriterler getirilmelidir.

Yusuf Kaplan Bey yazısında “Müşterek bir medeniyet tasavvuru, iddiası ve şuuru geliştirilmeden, Türk dünyası varedilemez.” Müşterek medeniyet tasavvurunun geliştirileceği ve bütün Türk dünyası coğrafyasına yayılabileceği en önemli alanlardan biri medya alanı. Sinema başta olmak üzere, televizyon, dijital medya gibi alanlarda ortak bir dil ve duyarlık inşa etmek şart.” diyor.

Dizi ve sinema filmlerimiz Türk Cumhuriyetlerinde gösterilmeye başlanınca, arasındaki farklılıklara göre yöneltilen “siz hangisisiniz” sorusunu Türkiyemiz için de düşünmek zorundayız. Bir zamanlar reyting rekorları kıran “Bir İstanbul Masalı, Muhteşem Süleymanı Haremci gösteren dizi, İstanbullu Gelin” gibi diziler aile yapısına ters diye tepkiler çekiyor. Özbekistan Türkiye dizilerini yasaklıyor. Sebebi bizleriz. Bizim medeniyetimiz bu dizilere uygun değildir. Kendi aile yapılarımız da mahvoluyor.

Manas Üniversitesi’nden bir tarih hocamız “Yakın tarihimizle kavga etmeyelim artık. Ortak dil önemli. Ortak tarih önemli. Kendi tarihimizle barışık olmalıyız. Ayrılıkları değil ortaklıklarımızı konuşmalıyız.” sözü son derece doğru.

İlahiyat Fakültesi ve Tarih Bölümü’nden son sınıf öğrencisi iki kardeşimiz bazı gezilerimize rehberlik ettiler. Bu gençlerin kendilerini Kırgız Türkü olarak tanıtması sevindirici idi. Türkiye ile akraba olduğumuzu Kırgız gençlerinin kabul etme oranının arttığını duymak daha da güzeldi.

Tokmok’da bulunan Burana ve balbalları ziyaretimiz sırasında burasının eski adının Balasagun ve Karahanlıların Başkenti olduğunu söyleyen kardeşimize keşke adı Balasagun olsaydı dedikten bir süre sonra “Buranın adı Sovyetler döneminden geliyor. Onlar koymuşlar. Bundan sonra buraya ben Balasagun diyeceğim.” ifadesini takdire değer buluyorum. Demekki Gaspıralı Bey’i yüz yıl sonra dinlemek gerekiyor.

Genç kardeşlerimizle konuşurken Kiril alfabesiyle yazılan bazı kelimeleri Latin alfabesi ile yazmalarını istedim. Örneğin İpek Yolu “Jibek Colu” oldu. Benzerlik yeterli değil mi?

Din, Dil, Tarih, Kültü ve benzeriz ortaklıklarımız üzerinden yeniden canlandıracağımız Medeniyetimizin sınırları Çin Seddi’nden Avrupa’nın göbeğine, Sibirya’dan Afrika’nın derinliklerine kadar uzanıyor. Velhasıl tarih bizi çağırıyor. İnşallah geç kalmayız.

Previous YAYLA BÖLGELERİNDE SERACILIK ARTMAYA DEVAM ETMELI Mİ?
Next 3.TARIM ŞURASI TÜRK TARIMINA HAYAT VERMELİDİR

No Comment

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir